Blog Listem

16 Aralık 2021 Perşembe

Neden Neandertaller bizim gibi başarılı olamadı ?

   Başarılı olmak canlılar dünyasında hayatta kalmaktan ibaret diyemeyiz. Önemli olan genlerini gelecek nesle aktarmaktır. Böylece canlının hayatta kalmasının bir anlamı olacak ve gelecek nesil için bir çeşitlilik ortamı oluşturacaktır. Çeşitliliğin önemini anlaşılır bir şekilde anlatmak istersek şöyle diyebiliriz: türler genlerini bir şekilde aktarmayı başarırlar. Ve aktardıkları genler hem gerekli hem gereksiz özellikleri içerir. Örneğin bir kedi türü iyi kamufle olmayı aktarmış fakat hızlı koşmayı (kendisinde de o özellik olmadığından) aktaramamış olabilir. Bu kedinin gerçek bir avcı olabilmesi için ayrıca hızlı da koşması gerekir. Ve bu yavru yeterince hızlı koşamadığı için elenir. Onun yerine iyi kamufle olan ve ayrıca hızlı da koşan bir kedi türü , aktaracak kadar uzun yaşayabilir. Çeşitlilik ise şuradadır: hem kamufle olabilen hem hızlı koşabilen canlı daha fazla üreme fırsatı bulur ve bu üremelerin sonucunda; örneğin tür aslında düz renkliyken benekli ya da çizgili yavrular çeşitli mutasyonlar ya da bastırılmış olan genlerin etkin hale geçmesiyle oluşur. Ayrıca bu canlılar hem kamufle yeteneğini hem hızlı koşma yeteneğini kaybetmez ise çeşitlilik ortaya çıkmış olur. Belki onlara da ileride; kaplan, çita, leopar gibi isimler konulacaktır. Sonuçta onların ataları başarılı olmuşlardır. Bir de ataların başarısız olmaları durumu var tabi. Başarısız ataların bu süreçte tek katkıları türünün devamını sağlayamamaları olmuştur.

" İnsanlar mükemmel olarak nitelendirdiği canlıların geçmişteki hallerini ya da evrimsel süreçteki her halini görselerdi, bu "mükemmel" fizyolojiye ulaşmasındaki sebebin o canlının atalarının yeterince iyi olmaması olduğunu görürlerdi." 

Günümüzde bu başarı insan eliyle yapay olarak sağlanıyor ya da kim başarılı kim başarısız bunu insanlar belirliyor. Amaca yönelik üretilen farklı köpek ırkları; güvenlik için güçlü köpekler, göz zevki için sevimli, güzel kılları olan köpekler seçilir. Bir diğer örneği de ineklerde süt verimini arttıran yapay seçmelerdir. Bu sayede insan ihtiyaçlarını doğadan karşılamanın daha farklı, hileli bir yolunu bulmuştur. 


  Peki Homo neanderthalensis neden Homo sapiens gibi başarılı olamadı? Sebebi bizim gibi sözlü iletişim kuramamaları mıydı? Beslenme alışkanlıklarının farklılığından kaynaklı mıydı? 

Homo neanderthalensis'in neredeyse Homo sapiensis kadar duyabildiği ve sesli iletişim de kurabileceği düşünülüyor. Sözlü iletişim olduğuna dair herhangi bir kanıt henüz yok. Sadece bir takım seslerle de anlaşmış olabilirler. Neandertalların başarısızlığının sebebi dil demek, şu an için çok zor ve aydınlatılmamış bir konu üzerinden yorum yapmak olur. Fakat gıda yelpazesinin dar olması bu konuda yorum yapmak için daha doğru bir seçim olacaktır. Çünkü neandertalların beslenmesinde etin yeri oldukça fazladır. Sebze, meyve, tohum yeseler de; sapiens kadar yeniliğe açık olmadıklarından dolayı zor kış dönemlerini geçirememiş olabilirler. Yine de neandertallerin neden ortadan kalktığı hala tartışılan, araştırılan bir konudur. Bu yüzden başarısızlıkları konusunda yapacağımız yorumlar da kısıtlıdır.


28 Kasım 2021 Pazar

 Öngörülebilirlik açısından hiçbir bilim dalıyla mukayese edilemeyecek olan biyoloji bilimi, şu an Dünya'nın geleceği için hayati öneme sahip bir görevi üstlenmektedir. Sebebi bariz olmakla birlikte, biyoloji bilimi, Dünya'yı kurtarmak için çok az zamanımızın kaldığını da açıkça söyleyebilmektedir.

 Geçmişten ders alarak geleceğe biçim vermek; detaylı planlama yapabilmek, yeterince öngörebilir olmak adına fevkalade önemli bir unsurdur. Öngörebilir olmanın bu gibi durumda en güzel armağan olması, felaket denebilecek durumlardan sıyrılabilmeyi gerektirir. Bunu başarabilmek için de, öngörülen duruma hazırlıklı olmak gerekir. Yeterince bilgi toplamak, bunları tasnif ve tasdik etmek hazırlığın en önemli aşamalarıdır.

  Uzunca bir süredir tüm dünya halkının kendi arasında doğru ya da yanlış bir şekilde konuştuğu, tartıştığı küresel ısınma konusu bugün uluslararası anlaşma hazırlanacak düzeyde, ciddiyeti maalesef yeni anlaşılmış bir olgudur. Isınmaya bağlı olarak felaketlerin 2027 yılında başlaması bekleniyor. Ki bu bazı insan merkezci bilim insanlarının çıkardığı bir tarihtir. Aslında felaketler; sanayi devriminin bıraktığı atıkların bir süre birikip, artık doğanın tolere edemeyeceği noktadan beridir olmaya devam etmektedir. Bugün çok yakın dönemde yaşadığımız; yağış rejimine bağlı olarak meydana gelen afetler bu çığ kütlesinin arttıkça, daha kısa sürede bile etkili olduğunu bize adeta haykırır derecede gösteriyor. Burada bir saptama yaparak yağış rejimini en anlaşılır şekilde özetlemek istiyorum. Yağıştan kastımızı yağmur olarak ele alalım. Öncelikle dünya üzerine düşen yağmurun artması ya da azalması söz konusu değildir. Örneğin; ilkokulda hatta belki anaokulunda bize öğretilen o yağış şemasını gözümüzün önüne getirelim, işte o şemanın dışına suyun/yağışın çıkması ya da girmesi söz konusu değildir. Yani dünyaya düşen yağmur miktarı her zaman olduğu gibi bugün de aynıdır. Peki farkı nedir? Neden seller oluyor, kuraklık oluyor? Cevabı basitçe şudur ki: dünyaya 365 güne yayılmış şekilde düşen yağmur artık 5 günde, 10 günde düşüyor. Bu yüzden gerekli zamanlarda su olmuyor ve kuraklık yaşanıyor, dengesiz şekilde gelen büyük yağışlar da sel felaketlerine yol açıyor. Isınmanın getirdikleri ve götürdükleri yazmakla bitmez. Bu yüzden bugün irdeleyeceğimiz tek konu karbon içeren atmosferin bize ne sağladığı, karbonun etkisinde önleyici rol oynayan canlılar olacak.


  Geçmişten ders almanın önemini vurguladık fakat bu konu üzerinde dururken ders alacağımız olgu geçmiş zaman değil, gelecek zaman olacak. Nasıl olabilir derseniz, önce Venüs gezegenine kısa bir değinmek, onun üzerinden ilginç bir konuya geçiş yapmak istiyorum. Venüs Güneş Sistemindeki en sıcak gezegen unvanının yanında bir de herkesten aykırı dönüşüyle öne çıkmaktadır. Güneş'e en yakın ikinci gezegen olan Venüs çoğu gezegenden farklı olarak kuzey kutbundan bakıldığında saat yönünde döner. Kendi etrafında dönüşü yani bir günü, Güneş'in etrafında dönüşünden yani bir yılından daha uzun sürer. Ancak bugün bize desteklik sağlayacak özellikleri bunlar değildir. Venüs'ün atmosferi % 96 oranında karbondioksit, % 3,5 moleküler nitrojenden oluşur. Eser miktarda kükürtdioksit, karbon monoksit, argon ve helyum içerir. Gezegenin sıcaklığı kaynaklara göre farklılık göstermekle birlikte Venüs'ü araştırma ve keşifler yapma konusunda yarışta olan uzay ajanslarındaki rakamlar şöyledir: NASA (475 santigrat derece), Rusya Uzay Ajansı (462 santigrat derece). Öyle ya da böyle bu sıcaklığın kurşunu dahi eritecek bir sıcaklık olduğunu biliyoruz. Gezegenin yüzeyinde bulunan eriyik kurşun da bunun bir kanıtıdır. Bugün bu sıcaklığın sebebinin karbondioksit olduğu ve dünya ile kıyasının ilginç bir örneğini de sizlere sunacağım. Venüs atmosferi Dünya atmosferinden 100 kat bazı kaynaklara göre 90 kat daha yoğundur. Venüs'te su gaz halinde bulunur. Yüksek sıcaklık ve yüksek basınç suyun yoğunlaşmasına asla izin vermemiştir. Bu yüzden "okyanuslarla kaplı bir gezegen" demek doğru olamaz. Ama belki "okyanuslarla kaplıydı" diyebiliriz. Dünyamızın geleceğinin bu olmaması ümidiyle geçen her gün, maalesef bu tehlike yaklaşmaya devam ediyor. Dünya ile farklarından bir diğeri de Güneş rüzgarlarına tepkileridir. Güneş rüzgarları; Güneşten gelen yoğun elektron ve atom altı taneciklerinden oluşan bir dalga şeklindedir. Dünya bu rüzgarların etkisinden, uydusu Ay sayesinde bir nebze uzak durabilir. Ay ve Dünyanın manyetik çekim etkisi, gelen bu rüzgarların çoğunu uzaya fırlatır. Kuzeyde geceleri görünen müthiş renkli ışımalar (kuzey ışıkları) bunun sonucudur. Fakat Venüs'ün kendi ekseninde dönüşü inanılmaz yavaş olduğundan manyetik bir alan da oluşamamıştır. Bu yüzden Güneş rüzgarlarından nasibini oldukça fazla alır.


Dünya'nın bir Venüs olmasını bu güne kadar engelleyen metabolik aktiviteleriyle kalsiyum karbonat (CaCO3) depolayan canlılardır. Denizde yaşayan kabuklu canlıların kabukları bunlara örnek olmakla birlikte, foraminifer gibi bazı mikroskobik canlılar da kalsiyum karbonat depo eden bir diğer önemli canlı grubudur. Süngerlerin ve mercanların iskeletlerinde, yeşil ve kızıl algleri de içeren bazı alglerde de kalsiyum karbonat birikimi görülür. Alglerin makroskobik yapılarında çoğunlukla su akıntısına karşı destek görevi gören, bir nevi iskelet görevini üstlenen kalsiyum karbonat birikimi görülür. Bazı canlılar karbon emilimini ve depolamasını o denli yapar ki geçmişte yaşanmış yok oluşların bir kısmının sorumlularıdırlar. Özellikle siyanobakteriler, dünyanın kendisini ısıtıp soğutmasındaki bu döngüyü pervasızca kırarak yok oluş denen, canlıların %90 ve üstünün yok olmasıyla sonuçlanacak durumlar yaratmışlardır. Yine de Dünyaya en çok katkıyı yapan, bugünkü canlılığın oluşumunda büyük rolü olan canlılardır. O yüzden onları bir şeylerden sorumlu tutarken iki kere hatta üç kere düşünmemiz gerekir. Siyanobakteriler bize geçmişe dair bilgi vermekte de önde gelir: Dünyadaki oksijenin yaklaşık %50sinden sorumlu siyanobakterilerin ipliksi yapılarıyla, kalsiyum karbonatın bir araya gelerek katmanlı bir çökelti oluşturduğu yapıya stromatolit denir. Bir diğer deyişle yaşayan fosil de denen stromatolitlerin ve diğer kalsiyum karbonat çökellerinin bizim için diğer bir önemi ise bize geçmişe dair bilgiler vermesidir. Büyük bir mantara benzeyen bu yapılar sığ sularda, günümüzde yalnızca Batı  Avustralya'da bulunur. 

Dünya, oluşumundan bu yana birçok kez soğuyup ısınmıştır. Bu ısınmanın da soğumanın da sebebi büyük çoğunlukla karbondioksit miktarındaki artış ve azalıştır. Venüs'teki karbondioksitin yoğunluğunun sebebi, hiçbir zaman karbondioksiti metabolik olarak kullanan ya da depolayan canlıların bulunmaması ya da bunu sağlayacak bir mekanizmanın olmamasıdır.

Özetle Dünyamızı bir "Venüs" olmaktan kurtaran, çoğunlukla karbonu depo eden ve metabolik aktivitelerinde kullanarak karşılığında ortama oksijen veren canlılardır. Ama burada el üstünde tutmamız gerekenler karbonu depo eden ve tabiri caizse piyasaya sürmeyen canlılardır. Çünkü şuan yaşadığımız "yok oluş" doğal yollarla gerçekleşmeyen ve geçmişteki yok oluşlara nazaran çok kısa sürede gerçekleşen ve gerçekleşmeye devam eden bir durumdur. Bu bizim kendi kendimize yaptığımız bir intihar girişimidir. Bizi bu felaketten kurtaracak canlı topluluğunu koruyup kollamak en ön amacımız olmalıdır.

8 Ekim 2021 Cuma

 Sunacağım bu hipotez bir popüler bilim dergisi okurken aklıma gelen, altının doluluğu şüpheli hatta yanlış olması muhtemel bir nottur. Olur da doğrulanır ya da yanlışlanır ise düzenlemesini yapacağım.

 Arkeler yaşamın başlangıcı için o kadar uygundu ki, her yerde onlara rastlıyoruz. Arkelerden daha özelleşmiş canlılar var, peki arkeler niye evrimleşip daha da kompleks olmadılar? Aslında bir kısmı oldu.

  Canlıların asıl amacı neslin devamıdır. Yani istemli olarak evrimleşmek gibi bir durumları yok. Hala bulunan arkelerin cevabı da bu olabilir. Bir kısmı zorunda kaldığı için daha kompleks hale gelmiş. Şuan hala bulunanlar ise buna gerek duymamış olabilir. Hala tartışması süren keseli memeli mi daha önce ortaya çıktı yoksa plesantalı memeli mi tartışmasının içeriğine oldukça benzer bir not aslında bu. Çünkü memeli senaryosundaki gibi arkeler bir coğrafi izolasyona maruz kalmış olabilir. Hatta bu bir yok oluş senaryosu içerisinde olmuş olabilir. Ayrıca bu durumda arkeden daha ekstrem koşullara dayalı bakteriler olarak şekillenmiş olabilir.

İçerikte belki utanç verici şekilde basit yanlışlar var olabilir. Uzun süredir bilinen bir şeyi dahi yanlış bir şekilde tanıtmış olabilirim. Doğru olarak kabul etmeyiniz.

 İnsanlar mükemmel olarak nitelendirdiği canlıların geçmişteki hallerini ya da evrimsel süreçteki her halini görselerdi, bu "mükemmel" fizyolojiye ulaşmasındaki sebebin o canlının atalarının yeterince iyi olmaması olduğunu görürlerdi. Mükemmelleşmek ya da mükemmele yakın olmak için canlıların geçirdiği milyonlarca yıllık süreci bir kalemde silerek sanki direkt mükemmel olarak ortaya çıkmışlar gibi bir söylemde bulunmak aptallıktan başka bir şey değildir. 

22 Ağustos 2019 Perşembe

Dinin İnsan İdeolojisine Etkisi








İnsanlığın başlangıcından beri ya da başka bir teoriye göre düşünebilen insan çeşidinin başlangıcından beri, insanın çevreden aldığı gözlemler vasıtasıyla sorguladığı tanrı kavramı, süregelen topluluklarda farklılık göstermiştir. Kimi toplumlar tanrıyı tek baz alırken kimi toplumlar çoklu olarak baz almıştır ki bence en mantıksız tanrı kavramı onlardadır. Tabi bu tanrıyı nasıl tanımladığınıza da bağlı bir yandan. Eğer tanrının en büyük güç olduğunu, eşinin olmadığını ortaya atarak bir tanımını yaparsak, bu tanrı kaçınılmaz tek olur. Böyle düşünen toplumlarda eğer toplumun buna ihtiyacı varsa kabul görür ve başka toplumlara yayılmaya müsaittir. Çok tanrılı inanca sahip toplumların en belirgin özelliği ise tekil hareket etme, ihtiyaca göre tanrı seçme ve bundan medet ummaktır.
Çok tanrıcılığın bir alt dalı gibi tanımlanabilecek olan “mezhep” kavramı tek tanrıcılıkta ortaya çıkmıştır. Tek tanrıcılıkta ortaya çıkmasının sebebi çok tanrıcılıkta buna ihtiyaç olmamasıdır. Mezhep kavramının asıl amacı diğer mezheplerin kabul gördüğü, dini tek başına temsil edebilen bir unsur olmaktır.
*******
Tanrı fikri, insanın tamamen bir karmaşadan kaçmasının ürünüdür. Tanrı fikri, İbn Tufeyl’in de ifade ettiği gibi “İnsanoğlunun zihinsel etkinliğinin, bir bakıma, bilgide yoğunlaşmanın ve soyutlamanın bir icadıdır ve amacı da toplumsal yaşama belli bir nizam vermektir.” Benim fikrimce, yalnız toplumsal yaşama değil insanların düşünce yapısına da belli bir nizam, kalıp koyduğu aşikardır. Nizamdan kastım iyiye yorulmuş bir nizam değil elbette. Düz bir zihniyet yerleştirmektir. Dinin zamanla topluma ayak uyduramaması ya da yetişememesi de bundandır. Çünkü din, kendi zamanına ve kendi bölgesine göre şekillenmiş bir kültürdür. Bazen başka bölgelerle uyumlu olabilse de zamana karşı koyamaz. Ahlak yapısı dinin kural ya da ilkelerinden daha hızlı değişebilir, şu an Türk toplumundaki tablonun bir kısmı bu yüzdendir.

Tanrı İhtiyaçtır

İnsan sosyal bir varlık olduğu için yalnız kaldığında kötü hisseder. Bu gereksinimin açısından Tanrı’ya bir bakıma ihtiyaç da diyebiliriz. Avutma ya da iyi hissetmeyi sağlama asıl amaçtır. İnsan, eline oyuncak verilmiş bir çocuk gibi sevinir. Ama oyuncak, çocuk sadece mutlu olsun diye vardır, onun dışında bir işlevi yoktur. Kimisi tanrının kafasında olduğunu düşünür. Kimisi tanrıyı soyut olarak ya da bir başka boyutta hayal eder ve kabul eder. Kimisi sadece gözlemcidir ve ne olduğunu öğrenip geri bırakır. Gözlemci gurme gibidir; herkes tanrı yemeğinden yerken o sadece ne olduğunu anlamak için tadına bakar.
Tanrı fikrinin kişisel düşüncelere ya da fikirlere kalıp koyabilmesinin sebebi: Tanrı fikrinin kültürleşmesi ve nesil aktarımına bağlı olarak din haline gelmesidir. Tanrı fikri tek başına insanların düşüncelerini belirleyemez. Çünkü insanlar bu “tanrının kurallarını” kendisi koyar ya da sözlerini de kendi uydurur. Çünkü elde somut bir “tanrıdan mektup” yoktur. Semavi dinlerde olduğu söylense de, genel olarak kabul edilen bir “tanrı mektubu” yoktur.Çünkü herkesçe kabul edilebilen ya da herkesçe aynı şekilde kabul edilebilen bir kavram değildir.Tanrı fikrinin kültürleşmesi, kendi kültürüne ayak uyduramamış insanların imdadına yetişir. O insanlar sarılacak bir kültür bulmuş olurlar. Ve bu insanlara topluluk içinde “dindar” deriz.

28 Haziran 2019 Cuma

İyi - Kötü Enerji Deneyi

     Yine sosyal medyada saçmalıkları "gerçek" ya da "bilim" diye yansıtan,bu içerikleri binlerce insana lanse eden "virüs" sayfalardan birinde denk geldiğim bir deneyden bahsedeceğim.

     "İyi - kötü enerji" deneyi.Sanırım ismini kısaca bu şekilde koyabiliriz.Deneyin yapılışı basit,yapılması gerekenler; iki ayrı cam kaba aynı miktarda pirinç koymak,eşit miktarda su eklemek ve 30 gün boyunca belirlenen kaplardan birine kötü sözler söylenirken diğer kaba iyi sözler söylemek.Evlerde yapılan ve kesinlikle doğru çıkan (!) sonuçlar şöyle:Kötü söz söylenen kaptaki pirinçler 30 günün sonunda kararıyor ya da bozuluyor.İyi sözler söylenen kaptaki pirinçler ise ya yeşeriyor ya da hiçbir şey olmuyor.(İlk günkü haliyle kalıyor.)




    Öncelikle deneydeki hatalardan ve eksiklerden bahsetmek istiyorum.Deney,ölçülen,gözlenen bir eylemdir.Yapılan ortam,deneyin amacına uygun,sonuçları etkilemeyecek şekilde olmalıdır.İnternet ortamında sunulmuş deneylerin,en azından bu tür deneylerin,yapılma ortamlarının deneye uygun olmadığını tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek.Ben de bu deneyi denemek istedim,lakin steril ortam gerektiğinden vazgeçtim.Çünkü kendimi kandırmak gibi bir niyetim yoktu.Peki neden steril ortam? Alt tarafı bir pirinci suya koyuyoruz diyebilirsiniz.Fakat deneyin sonucunu etkileyecek herhangi bir mikroorganizmanın,kötü söz söylenen kabın içine girmesi,bu sonucun kötü sözden ya da kötü enerjiden olmadığını gösterir.Ayrıca pirincin dillere göre algısı farklı mı oluyor?Yani pirinç taneleri konuşulanları anlıyor mu?Tabii ki hayır.Bunu kimse savunmaz da zaten.İyi-kötü algısı olması için pirincin ya da içindeki suyun hafızası olması gereklidir.Hafızası olsa bile bunu yönlendirebilmesi gerekir.Suyun ya da pirincin hafızası sonradan eklenemez.DNAsında kodlu olan hafıza ya da depolanmış kodları kullanır.Yani yine de değişebilirse,her yerde değişebilir.Marmara denizi çok küfür yediği için mi kirlidir,yoksa içine çöp atıldığı için mi?Gerçekçi bakınca her şeyi görebiliyoruz.Deneyin hatasını anlattığımıza göre enerji kısmına gelebiliriz.İyi enerji,kötü enerji,insan enerjisi var mıdır?Olmasının ya da olmamasının kanıtları nelerdir?Olmasının kanıtlarını gösteremem,çünkü elle tutulur,göz ile görülür herhangi bir kanıt yok.Olmadığının kanıtını gösterebilir miyim?Hayır,onu da gösteremem,ama mantık çerçevesinde anlatabilirim.Enerjiyi hissettirdiğini,yönlendirdiğini söyleyen insanlar yine her yaptığını doğa bilimleri ile yapar.Fizik,kimya,biyolojiyi kullanır.Örnekleri nelerdir?


Fizik örneği olarak;bir programa çıkıp dokunmadan eşyaları kaldırdığını söyleyen bir adam kağıtları havalandırıyor,fakat ağır bir kitabı kaldırması söylendiğinde ortamda statik elektrik,fazla elektrik yükü olduğunu söyleyerek bahane uydurur.Çünkü kitabı kaldırmaya nefesi yetmiyor.Evet,kendi geliştirdiği bir teknikle kağıtları ya da verdiği nefesin kaldırabileceği yükleri kaldırıyor.(Tabi bu düzenli bir kaldırma değil,kağıtlar uçuşuyor.)Geliştirdiği teknikle nefesini aniden,istediği yönde doğru veriyor,fakat kendi tekniği sayesinde nefes verdiğini hissettirmiyor.Yani enerjiye sahip olan değil nefesi kuvvetli bir abimiz.Biyolojiden örnek olarak;koltuk altındaki artere(atar damara) bir tenis topu yerleştirerek,nabzı durdurmak ya da yavaşlatmak örneği verilebilir.Kimyadan aklıma gelmese de bunlar basit,ama bilmeyen insanı büyüleyen numaralardır.Enerji ile alakası yoktur.Şuan popüler olan enerji,herhangi bir Afrika kabilesinde yapılan bir riütelden farksızdır.Ama fal baktıran bir arkadaşa bu kabilenin ritüelinden bahsettiğimiz zaman saçma olduğunu amaçsız olduğunu söyler.İşte o zaman o arkadaşa atılacak bakışı tahmin edebiliyorsunuzdur umarım.İnsan vücudundaki gerçek enerji,dıştaki çakra vs gibi saçmalılar değil,bildiğimiz ATP dir,şekerdir,yağdır.






   Bu asılsız dolandırıcılıkların yaygınlaşmasında dinin de payı vardır.Şimdi "sen de boşluk buldukça dine sallıyorsun be kardeşim" ya da "bak şurada fal yasak" gibi ithamlarla lütfen gelmeyin.Çünkü gerçek,gerçektir.Enerji denilip de saçma saçma işler yapılması,buna inanan insanlardan paralar kazanılması bir yerlerden tanıdık geliyordur umarım.Falda geleceği görmek,tek boynuzlu atlar,dağda yaşayan yetiler,ejderhalar,yarı keçi insanlar ne kadar gerçekse melekler,cinler,şeytanlar da o kadar gerçektir.Bu karşılaştırmalar,asılsızlıklar saçmadır ama gerçektir ve gerçek olan da  aksi kanıtlanana kadar tamamen gerçektir.Lütfen objektif bir bakış açısından bakın ve gerçek nedir görmeye çalışın.Gözle görülmese de mantıkla görmeye,yorumlamaya çalışın.
Önerilen:https://bllblt.blogspot.com/2019/03/kurtarc-kendiniz-olun.html

Enerji ile alakalı,bunu da açıkla ya da "şu mantıklı aslında" dediğiniz örnekler varsa bana iletmenizi rica ediyorum.Birlikte öğrenelim,geleceğimizin eline tereddütte kaldığımız,ancak inançla kabul edebileceğimiz şeyleri bırakmayalım.Geleceğimize umut verelim ki umudumuz olsunlar.Birikimimizi mantıkla,bilgiyle yapalım,okuyalım.Çocuklarımız,torunlarımız entellektüel bir ailede büyüsün.Profesör İlber Ortaylı'nın da dediği gibi:Ben paranın eliti değil,aklın elitiyim.Kendimize biriktirelim,kumbaramız aklımız olsun.

15 Haziran 2019 Cumartesi

Özgürlük

   Özgürlük genel kullanılan bir kavram olsa da aslında "ne anlama geldiği" sorulduğunda cevaplar çoğu zaman yetersiz ya da alakasız olur.Bazı kelimelerin anlamlarını bilmek yerine;kullanmak,istemek,yaşamak daha normal ve kolay gelir.Bu yüzden insanın anlamını bilmek yerine sadece yaşadığı,kullandığı bazı kavramlar vardır.Bunlardan birisi "özgürlük"tür.

   Özgürlük,yanlış anlaşılmaya çok müsait ve çoklu anlam taşıyabilen bir kelimedir.Yani yanlış anlaşılan özgürlük değil,anlamıdır.Bireyden bireye değişen özgürlüğün "ne anlama geldiği,nasıl ve ne amaçla kullanıldığı" fikri değişir.Kimisi parasının çok olmasını özgürlükle anlamlandırır,kimisi istediği kıyafeti giydiği için özgür hisseder,kimisi fikirlerine saygı gösterilmesinin özgürlük olduğunu ifade eder.Bunlar gündelik problemlerden ortaya çıkmış çözümlerdir aslında;dilediği kıyafetle gezmek,fikirleri yüzünden aşağılık olarak görülmemek,dilediğini anında satın alabilmek...Ben bu sefer çocukça bir özgürlük tanımı üzerinden gidip,ayrıca farklı yerlerde de farklı tanımlara ve örneklere yer vereceğim.

   "Kuşlar gibi özgür olmak" derken kuşların özgür olduğunu düşünmüyorlardır umarım.Çünkü özgürlük,uçmak gibi basit bir olayla açıklanamaz.Zaten bu bir açıklama olmasa bile yine de özgürlüğü anlamca küçümsemek oluyor.Sosyolojik olarak özgürlük,az da olsa zekaya sahip olan varlıkların kurallarını kendi koyması,istediği zaman bu kurallara uyup istemediği zaman uymamasıdır.Aslında bu kurallara uymak ya da uymamak gibi seçimlerinin olması bile özgürlüğün bir yere kadar olduğunu gösterir.İstediği zaman uyarsa istediği için uymuş olur,istemediği zaman uyarsa,istemese bile uyabileceğini gösterir.Tam tersi de aynı şekilde.Özgürlük,karar ağını ortadan kaldırmaz.Aksine daha da zenginleştirir.Bu da daha fazla karmaşa demektir.Yani asla bir düzen olamaz,sınırları birisi belirleyip sınırı geçeni cezalandırmadığı sürece...Kuralsızlık özgürlük değildir.Kuralsızlık,rastgeleliktir.Ama rastgele olan olaylarda bile kurallar kendiliğinden oluşur.Bir sınır,bir çıta oluşur.Çünkü sınırsızlık için saf enerji gerekir.Enerji maddeye dönüştüğü zaman belirli sınırlar içine girer.Maddenin,dolayısıyla insanların ve doğanın da bir sınırı vardır.Farklı bir yerde açığa çıkmış bir enerjinin "maddesel haliyle" müdahelesi olmadığı zaman,doğa,belirli şeyleri yapar.





     Özgürlüğün bir de hiyerarşik yapının üstünden sosyolojisini ele alırsak şöyle söyleyebiliriz:Hiyerarşik düzende en az özgür olan en alt sınıftır.Çünkü üstünün koyduğu kurallara,düzene uymak zorundadır,tabi işine ihtiyacı varsa.Bir öğretmenimin de dediği gibi "Kral,kural koyar." Kral kendisi olduğu sürece,o az bile olsa zeki olan varlık özgür sayılır.En azından diğerlerinden daha fazla.Kralını başkası yaparak köle olan varlık ise,iradesini kralının kurallarına göre belirler.Köle olmasının sebebi kralının elinde olmasıdır.Zayıf yönleriyle birlikte bağlı olduğu ihtiyaçlarını bilen ve bunlara sahip olan kral,iradeli varlığın iradesini kontrol altına alır,sonucunda iradesi sömürülmüş her şeyden habersiz varlık,kralın kölesi olur,özgürlüğü kısıtlanır.


    Belki de özgür olmak hiçbir şeyi bilmemektir.Belki yüklerini attıkça yükselen bir balondur özgürlük,belki yüktür bilgi,belki de özgürlüğün anahtarı.Belki de özgür olmak her şeyi,en azından bilebileceğin her şeyi bilmektir.*Belki özgürlük bilmektir,belki de bilmemek...Ama aptallık kesinlikle mutluluktur.Keşke mutlu olsam...